Kaygı, tehlike karşısında bizi korumaya hazırlayan doğal bir duygudur. Ancak ortada gerçek bir tehlike olmadığı durumlarda da alarm sistemi devreye girebilir. Bu noktada kaygıyı yalnızca hissettiğimiz bir duygu olarak değil, kendi kendini sürdürebilen bir döngü olarak ele almak önemlidir.

Kaygı genellikle bir durumun tehdit olarak yorumlanmasıyla başlar. Örneğin kalabalık bir ortamda konuşacak bir kişi “Ya rezil olursam?” diye düşünebilir. Bu düşünce kalp çarpıntısı, terleme veya gerginlik gibi bedensel belirtilere yol açabilir. Kişi bu belirtileri fark ettikçe tehlike algısı daha da artabilir.

Ardından kaçınma veya güvenlik davranışları devreye girer. Kişi konuşmaktan vazgeçebilir, ortamdan ayrılabilir ya da kendisini güvende hissettiren bazı davranışlara başvurabilir. Bunlar kısa vadede rahatlatıcıdır. Fakat uzun vadede kişinin korktuğu durumla baş edebileceğini öğrenmesini engelleyebilir.

Böylece tehdit algısı → kaygı → kaçınma → kısa süreli rahatlama → kaygının devam etmesi şeklinde bir döngü oluşabilir.

Psikoterapide amaç kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak değil; kişinin kaygıyla ilişkisini değiştirmesine ve kaçınmadan yaşamına devam edebilmesine yardımcı olmaktır.